Denounce with righteous indignation and dislike men who are beguiled and demoralized by the charms pleasure moment so blinded desire that they cannot foresee the pain and trouble.
Read More
Binaların Canlı Olduğu Bir Gelecek Mümkün Mü?
Italo Calvino, şehirleri “hayvanlar aleminin büyük mezarlığı” olarak tanımlarken, günümüz metropollerinin ruhunu yakalamıştı. Bu devasa, cansız beton ve çelik yapılar, bizi doğadan uzaklaştırarak derin bir yabancılaşma hissi yaratıyor. Ancak bu beton griliğinin çatlaklarından, radikal ve yemyeşil bir alternatif filizleniyor. Mimarlık, doğayı sadece bir kaynak olarak görmekten çıkıp, onu aktif bir ortak olarak kabul eden köklü bir dönüşümün eşiğinde. Bu devrim, binaların artık pasif ve tüketen değil; yaşayan, büyüyen ve çevrelerine pozitif katkı sağlayan sistemler olabileceği bir geleceği müjdeliyor. Bu yazı ile söz konusu devrimin en şaşırtıcı ve umut verici dört fikrini inceleyeceğiz:
1. “Sürdürülebilirlik” Aslında Sürdürülebilir Değil
Günümüzde popüler olan “sürdürülebilirlik” kavramı, genellikle çevresel etkiyi azaltma, tasarruf yapma ve “daha az kötü” olma üzerine kuruludur. Yapıların enerji verimliliğini artırmak veya atık miktarını azaltmak gibi hedeflerle ilerler. Ancak bu yaklaşıma yönelik ciddi bir eleştiri var: Mevcut endüstriyel sistemin temel prensiplerini korurken, onun yarattığı temel sorunlar çözülemez. “Sürdürülebilir kalkınma” hedefi, sürekli büyümeye dayalı endüstriyel düzende bir tezat oluşturur ve sadece günü kurtarmaya yönelik bir çabadır. Zararı azaltmak, geleceği güvence altına almak için yeterli değildir.
Bu fikir, bizi daha radikal düşünmeye itiyor. Sadece zararı azaltmanın ötesine geçip, doğayla bütünleşen, kendini yenileyen ve ekolojik olarak pozitif katkı sağlayan sistemler hayal etmemiz gerekiyor. Tıpkı Buckminster Fuller’ın hedeflediği gibi: Mevcut modelleri daha verimli hale getirmek yerine, onları tamamen geçersiz kılacak yeni modeller inşa etmeliyiz.
2. Doğayı Sadece Kopyalamak Yetmez: Onunla İşbirliği Yapmalıyız
“Biyomimikri” kavramını duymuşsunuzdur. Doğadan ilham alarak tasarım yapma pratiğidir. Cırt cırt bantların, koyun yününe takılan dulavratotu bitkisinden esinlenmesi bunun en bilinen örneklerinden biridir. Ancak bu yaklaşım genellikle yüzeysel kalır. Bu, bir yaprağın nihai şeklini kopyalamanın, o yaprağı oluşturan tarifi, fırını veya pişirme kimyasını anlamadan bitmiş bir keki kopyalamaya benzemesidir. Biyomimikri, doğanın “karmaşık kimyasal donanım ve yazılımını” ve çözüme giden yoldaki binlerce yıllık evrimsel “başarısızlıkları” göz ardı ederek sadece estetik veya işlevsel son ürüne odaklanır. Bu, tasarımın bir tür “Oldu da Bitti Maşallah” hikayesine dönüşmesine neden olur. Bu yüzeysel taklit yerine, “Milenyum Doğası” (Millennial Nature) adında yeni bir bakış açısı ortaya çıkıyor. Bu, romantik bir kır manzarası değil; ham, acımasızca materyalist ve evcilleştirilmesi değil, müzakere edilmesi ve beslenmesi gereken bir güçtür. Bu yaklaşıma göre, maddenin kendisi “canlı” olabilir ve kendi failiyetine sahip olabilir.
Doğayı bir şablondan bir ortağa dönüştüren bu zihniyet kayması, mimarlığın temel kodlarını yeniden yazıyor. Artık doğayı kopyalanacak bir şablon olarak değil, tasarım sürecinde aktif, canlı ve işbirliği yapılacak bir ortak olarak görmeye başlıyoruz.
3. Kendi Kendini Onaran Betonlar ve Atıklardan Büyüyen Binalar
Mimarlığın en şaşırtıcı yeniliklerinden bazıları, materyallerin kendisinden geliyor. Binaların zamanla çürüyen statik nesneler olmak zorunda olmadığını kanıtlayan birkaç çarpıcı örnek var:
• Kendini İyileştiren Beton: Henk Jonkers tarafından geliştirilen “Bioconcrete” projesi, betona özel bakteriler ekleyerek kendi kendini onaran bir malzeme yaratıyor. Bu bakteriler, suyla temas ettiklerinde kireçtaşı üreterek betondaki çatlakları kendi kendine dolduruyor ve yapının ömrünü uzatıyor. Bu, basit bir onarımdan öte, binanın kendi biyolojik bağışıklık sistemine sahip olması anlamına geliyor.
• Büyüyen Mimari: David Benjamin tarafından tasarlanan “Hy-Fi” pavyonu, kelimenin tam anlamıyla “yetiştirildi”. Yapı, mısır sapı gibi tarımsal atıklar ve mantarların kök ağı olan miselyum kullanılarak büyütülen 10.000 tuğladan inşa edildi. Bu, sadece atıkların yeniden kullanımı değil, bir yapıyı biyolojik olarak büyütmek anlamına geliyor.
• Atıktan Doğan Malzeme: Newtab-22 stüdyosunun “Sea Stone” adını verdiği malzeme, her yıl tonlarcası atılan deniz kabuklarını kullanıyor. Atık deniz kabukları öğütülüp doğal bağlayıcılarla karıştırılarak çimentoya sürdürülebilir bir alternatif oluşturuluyor. Bu süreçte ısı veya kimyasal kullanılmadığı için hem çevre dostu hem de ekonomiktir.
Bu örnekler, binaların döngüsel materyal akışlarıyla kendini onaran, büyüyen ve yenileyen dinamik sistemler olabileceği vizyonunu somutlaştırıyor.
4. Duvarlarınız Enerji Üretip Havanızı Temizleyebilir
Binaların artık pasif birer enerji tüketicisi değil, aktif birer üretici olabileceği fikri, özellikle alglerin potansiyeli ile gerçeğe dönüşüyor. Hamburg’daki “BIQ” binası, bu teknolojinin en bilinen örneklerinden biridir. Binanın cephesinde, içinde mikro alglerin yaşadığı “fotobiyoreaktör” adı verilen cam paneller bulunur. Bu algler, güneş ışığı ve CO2’yi kullanarak hızla büyür. Bu süreçte hem binaya doğal gölge sağlarlar hem de hasat edilerek bir biyogaz tesisinde yakılıp binanın ısınma ve sıcak su ihtiyacını karşılayacak enerjiye dönüştürülebilen değerli bir biyokütle oluştururlar.
Bu bakış açısı,
mimarlık ve tasarım için ne anlama geliyor?
Tasarımcının
rolü, pasif maddeye şekil veren bir “usta” olmaktan çıkıp, karmaşık
ve canlı sistemleri besleyen, yönlendiren ve onlarla işbirliği yapan bir
“bahçıvan” olmaya evriliyor.
Ele aldığımız bu dört
fikir, birbirinden kopuk yenilikler değil, birbiriyle bağlantılı bir devrimin
parçalarıdır. “Sürdürülebilirlik”in yetersizliğini kabul ettiğimizde,
doğayı bir şablon değil, bir ortak olarak görmeye başlarız. Bu ortaklık,
kendini onaran betonlar ve mantar tuğlalar gibi ‘canlı’ materyallerde
somutlaşır. Bu materyallerle inşa edilen cepheler, şehirlerimize enerji ve
temiz hava sağlayan aktif organlara dönüşür. Tüm bunların temelinde ise,
maddenin pasif bir ‘şey’ değil, kendi aklı ve failiyeti olan bir varlık olduğu
yönündeki anlayış yatar.
Bu devrim,
tasarımcının rolünü bir ‘ustadan’ bir ‘bahçıvana’ dönüştürüyor; binaları artık
cansız kabuklar olarak değil, içinde yaşadığımız ve birlikte evrildiğimiz dinamik
ekosistemler olarak görmemizi sağlıyor.
Peki, yapı ve
canlı arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir dünyada, ‘yuva’ tanımımız ve bu
yaşayan dünyanın içindeki yerimiz nasıl değişir?
Bu yazı ve kaynak araştırmalarında Yapay Zeka (AI) kullanılmıştır.